Selcen Gür
img-blog
img-blog

Çocukluktan gelen arkadaşlıklar gibisi yoktur. Buluştuğunuzda, her ‘yaşı’ birkaç saat içinde yeniden yaşama fırsatı verirler size. Bir bakmışsınız, salıncakta kahkahalar atıyorsunuz, bir bakmışsınız sudan bir sebep için küsüp yeniden oyuna başlayabilmek için çarçabuk barışıyorsunuz, bir bakmışsınız ilk kaçamakların heyecanını yeniden hissediyorsunuz.

Sözünü kesmemek için zor tutarsınız kendinizi. ‘Esas sen şunu hatırlıyor musun?’ larla araya girip durursunuz. ‘Öteki’lerden konuşursunuz. Kızdıklarınızdan, kıskandıklarınızdan, sevdiklerinizden, nefret ettiklerinizden…Artık acıtmadığı için sıradan bir şeymiş gibi tarif edebildiğiniz yaralarınızdan…

Terapi gibi gelir insana onlarla geçirilen zaman. En lezzetli yemekler onlarla yenir, en çok onlarla gülünür, en ‘kıymetli itiraflar’ onlarla paylaşılır, en ‘esaslı yüzleşmeler’ onlar sayesinde yaşanır.

Uzundur görmediğim adaşım, sırdaşım, çocukluğumdan bugünlere taşıdığım arkadaşımla, tam da bunları yaşadık güzel kokulu bir bahar akşamında. Ertelenmiş hayallerini gerçekleştirme projesine başladığını söyledi bana. Çok hoşuma gitti bu tabiri. Anlattı uzun uzun.

Şimdi bir bir gerçekleştirmeye çalışıyor çocukluk ve ilk gençlik hayallerini. Sonuçları çok da umurundaymış gibi gözükmüyor. Çünkü o esas olarak bu ‘yolculuğu’ önemsiyor, varacağı noktayı değil. Ve o da öğrenmiş ki hayatta, esas ‘başarı’ varılan noktalar değil, aralarda yaşananlardan çıkarılan mutluluklar.

Çünkü esas başarı ‘başkalarının görebildiği somut şeyler’ değil, ‘mutlu olmak’ altı üstü.

Çünkü esas zor olan bu, ‘sadece mutlu olabilmek’…