Selcen Gür
img-blog
img-blog

Son yüzyıl içerisinde bilim, teknoloji ve iletişim alanlarında büyük bir gelişme gösteren dünyamız, bu gelişmenin yarattığı Globalleşme, Yeni Dünya Düzeni ve Çok kültürlülük kavramlarına ısınmaya fırsat bile bulamadan, Glokalleşme(yerelleşme), Etnik kimlikler ve Tekkültürlülük’ü tartışır olmuştur. Uluslararası ilişkilerin çok yoğun ve karmaşık hale geldiği bu dönemde ‘tanıtma’ ve ‘imaj’ konuları ve milletlerin birbiri ile ilgili değer yargıları, ülkelerin ekonomik ve siyasal çıkarlarını etkilediği için son derece önemli hale gelmiştir. 

Ekonomilerin dışa açılması, serbest piyasa düzeni ve rekabet ortamında ayakta kalabilme kaygısı, uluslararası ilişkilerin olumlu yönde gelişmesi zorunluluğunu ve tanıtma-pazarlama etkinliklerinin gerekliliğini beraberinde getirmiştir. Ülkelerin uluslararası hedeflerinin ve dış politikadaki amaçlarının gerçekleştirilmesi için yapılan faaliyetlerin tümünü kapsayan siyasal tanıtmada mevcut olumsuz imajların giderilmesi son derece büyük önem taşımaktadır. Nitekim olumsuz imajların kökleşmesi ülkelerin siyasi, ticari ve ekonomik çıkarlarını zedelemektedir. Her ülke gibi Türkiye’nin de kendine özgü imaj sorunları bulunmaktadır. Hatta Türkiye’nin hak edilmemiş olumsuz imajları diğer ülkelere nazaran çok daha fazladır.  Bu durumun kesinlikle politik, ekonomik ve sosyo-kültürel sebepleri olmakla birlikte, ‘ötekileştirilme’den kaynaklanan sebepleri son derece önemli yer tutmaktadır.

Dünyada, birbirine yakın görülen kültürlerin ülkeleri ve insanları ekonomik, kültürel ve sosyal işbirliklerinde bir araya gelmekte, birbirine uzak görülen kültürlerin farklılıklarının altı ise koyu renklerle çizilmektedir. Asya, Kuzey Amerika ve Avrupa üçlü bloğu küresel konumlarını stratejik ticaret ittifaklarıyla güçlendirirken, kendilerini konumlayamayan, hatta konumlamalarına izin verilmeyen ülkeler giderek daha da yalnızlaşmakta ve kimi zaman hırçınlaşmaktadırlar. Peki ‘Ötekiler’den farklı olarak nitelendirilişlerinden dolayı bu ittifakların dışında kalan ülkelerin, yeterince homojen olmayan ve din, dil ve kültür bakımından ayrılıklar içeren toplumların dışarıda kalmaları kaçınılmaz mıdır?

Bu büyük resim içinde Türkiye’ye baktığımızda, ülkemizin bu kümelenme ve gruplaşmaların dışında kaldığını görmekteyiz. Bu dışarıda kalışta daha önce de belirttiğimiz gibi Türkiye’nin ‘ötekileştirilmesi’nin rolü büyüktür. Nedir bu ‘Ötekileştirilme’? Bunu anlamak için öncelikle Türkiye hakkındaki basmakalıp önyargılara, yani stereotiplere bakmamız gerekecek. Türkiye’ye Batı’dan baktığımızda, Türkiye’nin Batı’ya yansıyan görüntüsünü anlamamız için,bu ilişkide önemli rol oynayan önyargılar ve basma kalıp fikirleri incelememiz gerekmektedir.

Türkiye Batı tarafından ‘öteki’ olarak dışlanmak istendiğinde, etnik çatışmaların ve insan hakları ihlallerinin yaşandığı Müslüman, fakir ve kalabalık bir Orta Doğu ülkesi olarak kategorize edilmektedir. Bu, muhtemelen, Batılı gözlerin Türkiye ile ilgili aklına gelen ilk resimdir. Elbetteki Türkiye’nin tıpkı Yunanistan gibi tarihi yerleri, sahilleri, plajları ve güneşli, güzel havası olduğu bilinir. Nitekim Yunanistan dendiğinde akla ilk gelen çağrışımlar da bunlardır. Ancak Türkiye söz konusu olduğunda durum farklılaşır ve Batılı olmayana dair çağrışımlar ön plana çıkar.

Hem Müslüman hem laik, hem Ortadoğu ülkesi hem cennet gibi tatil beldesi gibi kavramlar birbirleriyle örtüşmediği ve insanların kafasındaki önyargıları yerinden oynattığı için Türkiye portresinde çelişkiler vardır. Türkiye dünyadaki kategorileşmelere ait olamayan çoklu özelliklerinden dolayı ve ‘ötekiler’ tarafından ‘ötekileştirilmiş’ olduğu için ‘ikiarada bir ülke’ karakterine bürünmüştür.Türkiye hakkında kitapları bulunan yazar Stone, Türkiye hakkındaki baskın imajların çeşitli, fakat özelikle geçen birkaç yüzyıldan uzun süredir Batı’da ortaya çıktıkları gibi pek çok durumda sürekli olduğu görüşündedir. Sadece son zamanlarda, çoğunlukla Avrupa seyahat endüstrisinden dolayı Türkiye’ye ait olumlu imajın yüzeye çıkmakta olduğunu söyler. Gerçekte, modern Türkiye’nin birkaç sayıdaki birbirine bağlı baskın imajı, Osmanlı İmparatorluğu’nun baskın imajlarıdır. Benzer imajlar ya da metinler, dini(İslam), kültürel ve tarihi olmak üzere üç ana düzeyde işler.

Batı dünyası ile Türkiye arasındaki en önemli farkın ve ‘ötekileştirilmesi’ndeki en önemli sebebin Türkiye’nin Müslüman karakteri olduğu görülmektedir. Yunanistan’ı Avrupalı ve Türkiye’yi Avrupalı olmayan yapmada din, çok önemli bir rol oynar. Elbetteki tek sebep bu değildir, ancak çok önemli bir faktördür. Huntington’un dediği gibi: ”Özelinde hem Avrupalılar hem de Türkler gerçek nedenlerin Yunanlıların yoğun karşı çıkışları olduğu, daha da önemlisi, Türkiye’nin Müslüman bir ülke olduğu gerçeğinde hemfikirdi. Avrupalı ülkeler, 60 milyon Müslüman ve çoğunluğun işsiz olduğu bir ülkeden yapılan göçe sınırlarını açma gerçeğiyle karşı karşıya olmak istemediler.”

İster medya genelinde, isterse daha bilimsel metinler şeklinde üretilmiş olsun, Türkiye’nin Batı’daki yaygın imajları, sürekli olarak dini eksende hareket etmiştir. Batı’da politik düzeyde İslam, halk bilincinde, özgürlük karşısındaki asıl tehdit şeklinde ortaya çıkar. Onlara göre İslam Türkiye’nin kendisine ve de Avrupa’nın Güneydoğu Akdeniz kıyı şeridine yönelik bir tehdittir. Müslüman tehdidi, tabii ki Batı’da uzun bir şecereye sahiptir. Müslümanlar, İslam’ın doğuşunun hemen akabinde Avrupa için bir sorun olmaya başlar; tanrısal, entelektüel, politik ve hepsinin ötesinde kültürel bir sorun.

Batı’da yaşayan çok sayıda insan için İslam, hala sahip oldukları o anki gerçekliğin kesin olarak dışarısında kalır. Bir hayat tarzını, ayrıntılı olarak düzenleyen düşüncelerin bir koleksiyonu olarak, el üstünde taşıdıkları ya da değerli tuttukları inançlara, kültürel olduğu kadar ruhsal anlamda da yabancı görünür. Onları bir düşünce olarak İslam’dan ayıran körfez, dini sistem şöyle dursun, görünüşe göre, aşılamaz ve çok derindir.

Savaş sonrası demokratik Batı Avrupa’da, Soğuk Savaş zamanındaki Türkiye’nin İslam karşıtı imajları, resmi basında gücünü yitirmiştir. Batı’nın bir ittifakı olarak Türkiye, Avrupa’ya ait yaygın bilinç göz önüne alındığı sürece, komünizm aleyhtarı kavganın kıyısında kalmıştır. Ancak İslam’a ve Müslümanlara yönelik kalıpların belirsiz köklere sahip olduğunun farkına varılmasına rağmen, bazı Batılı yorumcular arasında, İslam’ın kültürlerdeki esaslı bir çatışma önerisine dayanan yeni bir tehdit olarak komünizmin yerine geçeceğine dair artan bir eğilim oluşmaktadır. Soğuk Savaş Dünyası’na ait basitleştirilmiş yeni bir haritada, Batı için sakınılacak renk, komünizmin kırmızı rengi değil, Lewis ve Huntington gibi yazarların Batılı oluşum için günümüzdeki en büyük tehdit kabul ettikleri unsur olan İslam’ın yeşil rengidir.Batı için İslam, 20.yüzyılın sonunda, Hıristiyan değerlerine dini bir alternatif olmaktan daha fazlasını ifade eder; bir çok Batılı için, doğru ya da yanlış, onların inanışlarına ve hayat tarzlarına yönelik güncel bir tehdidin sembolü olur.

Edward Said: “İslam her zaman Batı’ya karşı özel bir tehdidi temsil etmiştir. Batı medeniyetine karşı bir tehdidin temsili olarak görülen İslam hakkında söylenenler, başka hiçbir din ya da kültürel gruplaşma için bu derece kesinlikle söylenmemektedir. Şimdi Müslüman dünyada ortaya çıkan kargaşa ve ayaklanmaların, Avrupa ordularının kıta Hindistan’ından Kuzey Afrika’nın bir ucuna kadar Müslüman dünyanın neredeyse tamamına hükmettiği eski günlere duyulan nostalji dışında, aynı anda kendi taraflarına koyacakları hiçbir şey üretmeyen basit zihniyetli Şarkiyatçıya ait, kaderci Müslümanlar hakkındaki

klişelerin kısıtlamalarına maruz kalması bir rastlantı değildir. Körfez Bölgesinin yeniden işgalini savunan ve İslami barbarlığa gönderme yaparak yorumlarını haklı gösteren kitapların, dergilerin ve tanınan simaların son günlerdeki başarısı bu olgunun bir parçasıdır.” demektedir.

Laikleşme, istisnai bir örnek olan Türkiye dışında İslami dünyada oluşmamış olduğundan,Ernest Gellner, Türkiye’nin İslam dünyası içinde tek olduğunu savunur. Türkiye 1920’den itibaren laik bir yol seçmesine ve Batılılaşmayla Kemalist reformların sonucu olan demokrasi ve modernleşme projeleri bağlamında oldukça farklı olmasına rağmen Batı dünyası hala Türkiye’nin kültür ve yaşam tarzı olarak Avrupa’ya ait olmadığını kanıtlamak istediğinde, onun Orta Doğu bağlantılarına dikkat çeker. Batılı gözlerde Humeyni ve Şeytan Ayetlerinin ülkesi İran ile Saddam’ın ülkesi Irak’la sınırları olan bir ülke olduğu için oluşan imaj şu soruyu beraberinde getirir: “ İran ve Irak gibi Müslüman olan ve bu ülkelerin komşusu Türkiye neden bu iki ülkeden farklı olsun ki?”

Nitekim 1999 yılında, farklı okuyucu kesimlerine hitap eden üç İngiliz gazetesi olan The Guardian, The Times ve The Daily Mail incelenerek yapılan araştırma sonuçlarına göre, bu gazetelerde Türkiye ile ilgili çıkan haber başlıklarında 38 kez deprem, 20 kez ölüm, 17 kez Kürt ve Kürtler, 11 kez katil, 8 kez isyan, 7 kez ordu, 6’ şar kez hapishane, bomba, zaiyat ve kurban, 5’er kez savaş, intihar, İslam ve başörtüsü, 4’er kez saldırı, terör, soruşturma, 3’er kez korku, tutuklama, kaos ve PKK, 2’şer kez ise cehennem, ihtilaf, laiklik, şiddet,soykırım ve enkaz kelimelerinin kullanıldığı görülmüştür. Sadece bu sonuç bile bizlere Türkiye’ye ne yönden bakılmak istendiğine dair ipuçlarını vermektedir. Bu noktada medyanın hükümetlere ve siyasi partilere şekil verebilme gücünü, Kuzey tarafından sömürülmüş olan Güney’in çilesini Kuzey’in eğlencesine çevirebilme gücünü hatırlatmaya gerek bile yoktur. İşin asıl kötü yanı, olayları istedikleri şekillerde yansıtan gazetecilerden çok, bu haber başlıklarını okuyan insanların kafasında Türkiye ile ilgili oluşan imajdır. Ne de olsa dünyada olup bitenleri algılama ve yorumlama sürecimizde gazeteler, özellikle de haber başlıkları en önemli unsurlardır.

Yine aynı gazetelerde yapılan incelemede Türkiye ile ilgili çıkan haber konularına ve bu konuların gündeme geliş sıklıklarına bakıldığında Türkiye’nin 1999 yılında 110 kez depremle, 42 kez Kürtlerle, 16 kez siyasi konularla, 12 kez İslam’la, 10 kez baraj konusuyla, 17 kez futbolla, 10 kez diğer ülkelerle ilişkilerle, 6 kez AB’ye üyelik konusuyla, 7 kez seyahat ve turizmle, 5 kez cinayetlerle, 4 kez hapishanelerle, 2 ‘şer kez ekonomik durum ve Ermenilerle ve sadece 5 kez sosyal yaşamla ilgili olarak gündeme geldiğini görmekteyiz.

Yabancı basında bir yandan savaş, terör, radikal İslam, Kürt meselesi, insan hakları ihlalleri ile gündeme gelen Türkiye, bir yandan da güneşli, gülümseyen insanların denize girdiği reklam afişleriyle yabancı okuyucuların karşısına çıktığında, gerçekten de karmaşık ve çelişik bir imaj ortaya çıkmaktadır.  Batı’dan bakıldığında başı kapalı, Doğu’dan bakıldığında başı açık olmakla suçlanan Türkiye, ne sadece Doğu’ya ne de sadece Batı’ya tam olarak ait olamayışından dolayı ‘köprü ülke’niteliği taşımakta ve dünya üzerinde oluşan ittifaklara adapte olamamaktadır.

Sonuç olarak Türkiye hem dışarıya yansıttığı görüntüsü, hem Batı tarafından algılanışı ve hem de Batı’nın kendisini görmek istediği gibi değerlendirmesi neticesinde çelişkilerle dolu bir imaj sergilemektedir. Elbetteki bu imajda Türkiye’nin kendi hakkındaki önyargı ve görüşleri içselleştirmesinin de payı vardır.

 

Türkiye, bir an önce köprü üzerinde sıkışıp kalmış ülke görüntüsünden sıyrılmaya çalışmalı ve sahip olduğu olağanüstü zengin kültürünü, tarihini, turizm değerlerini, coğrafi ve etnik çeşitliliğini avantaja dönüştürecek bütünleşik bir strateji izlemelidir. Doğu’nun Batı’ya, Batı’nın Doğu’ya ulaştığı nokta olma yolunda arada sıkışmaktansa, kendi kimliğini, dünyada hiçbir ülkeye nasip olmamış bu zenginliği olduğu gibi kucaklayarak oluşturmaya çalışmalıdır.