Selcen Gür
img-blog
img-blog

Londra’nın alışveriş merkezlerinden birindeyim. Susadığımı fark ederek aşağı kata, kafeteryanın olduğu bölüme doğru ilerliyorum. Neden sonra erkek kasketlerine takılıyor gözüm. Kareli, iri desenli, küçük kareli, yünlü, tüylü, rengarenk kasketler…Gözlerim doluyor. Kasketlere bakmaya dayanamıyorum. Kafamı çeviriyorum ve su almak üzere kafeteryaya yürüyorum.

‘Alo, dede! Selcen ben! Evet ya, en birinci torunun. Okulum bitti. Dönüyorum Türkiye’ye. Buradan istediğin bir şey var mı diye soracaktım!’

‘Kasket mi? Sadece kasket mi istiyorsun? Koyu gri, yünlü? Tamam tamam, bakarım ben. İnşallah istediğin gibi bir şey bulurum. Hadi öpüyorum tonton yanaklarından, görüşürüz İstanbul’da!’

Güç bela onun istediği gibi bir kasket bulmuştum. İstanbul’a döndüğümde içimde beğenmeyecek endişesiyle kasketi ona verdim. Çok fazla beğenmedi. Ama giymemezlik de etmedi. Zaten o öyle her şeyi çok beğenmezdi. Bir dahaki sefere daha çok beğeneceği bir kasket bulacağıma söz verdim kendime.

Su aldıktan sonra gözüm yine kasketlerin olduğu yere çevrilmişti. İşte orada! dedim kendi kendime. Koyu gri, yünlü, hem de modeli tam dedemin istediği gibi. Bu kez göz yaşlarımı tutamadım. Tutmak da istemedim. Bir ay önce cenazesinde akıtamadığım tüm göz yaşlarımı kasketlere bakarak akıttım. Koyu gri, yünlü göz yaşları. Kasketler dolusu ağladım. Artık istesem de dedeme kasket alamayacağım için ağladım. O çok istediği kasketi bulduğuma inandığım için ağladım. O kasketi alsam ne olur ki bu saatten sonra diyerek ağladım da ağladım…

‘Demek düğün Kayseri’de? Tabii tabii gelirim, ben Cumartesi günü Maraş’ta olacağım. Pazar günü karayoluyla geçerim Kayseri’ye. Üç saat falan sürer herhalde. Peki canım, Pazar görüşürüz!’

Maraş…Memleket…Beni görünce sevinçlerinden ağlayan halalar, dondurmalar ısmarlayan amcalar, sevgi ve merak dolu gözlerle beni izleyen kuzenler. Haşlama içli köfte, acılı dolma, fıstık ezmesi, tarhana çorbası…Hartlap’ın inciri, bağ evlerinin muhteşem bahçelerinin narı, ağaçlarından koparılan iri üzümler, o nefis kokular…İşte hayat!

‘Yok halacım, yarın burada değilim, Kayseri’ye gidiyorum. En yakın arkadaşım evleniyor. Bir daha ki sefere artık!’

Akşam bavulumu topluyorum. Uzaklardan bir haber geliyor. ‘Duydun mu?’ Her zaman korkmuşumdur ‘Duydun mu?’ lardan. Duymamıştım bir şey, kulak kesildim. ‘Mehmet Bey vardı ya?’ Hatırlayamamıştım. ‘Evet, ne olmuş ona?’ diye sordum yine de. ‘Karısı ve dört çocuğu Maraş’tan Elbistan’a giderken arabaları traktöre çarpmış!’ Birden kaskatı kesildim. Mehmet Bey’i hatırlayamamıştım. Karısını ve çocuklarını ise hiç görmemiştim. Telefonu tutan elim buz gibi oldu. Bir yanım ‘Peki ne oldu?’ diye sormak istiyordu, bir yanım telefonu kapatmak istiyordu. ‘Adamcağızın dört çocuğu da ölmüş. Karısı da yoğun bakımdaymış…’ Kötü bir haber bekliyordum. Ancak bu kadar fenasını düşünememiştim. Yutkundum ve yatağıma uzandım.

İnsan beyni bu kadar büyük bir acıya katlanabilir mi? diye düşündüm. Kafamda kelimeler uçuşmaya başladı. Acı, kader, Allah, kaza, traktör, dedem, kasketler, Maraş, Kayseri, cenaze, düğün, hayat, ölüm…Her kelime bir diğerini beraberinde getiriyor, her acı başka bir acıyı çağrıştırıyor, beyin acıları reddetmek için küçük bir sevinç yakalayıp onunla avunmaya çalışıyordu.

Tanımadığım Mehmet Bey’i görmek üzere hastaneye gittim. Ancak beni içeri almadılar. Öğrendim ki Mehmet Bey’e henüz çocuklarının durumundan bahsetmemişler. Bıçak gibi kesti bir sızı daha göğsümü. ‘Peki’ dedim ve döndüm.

Ertesi gün Maraş’tan bir dolu insan konvoylar halinde Elbistan’daki cenazeye gitmek üzere yola çıktılar. İnsanlar hep yollarda…diye düşündüm. Yollarda ölüp, yollarda kavuşuyoruz, yollarda tanışıp, yollarda ayrılıyoruz, cenaze için yollara düşüyor, düğün için yollarda geziyoruz. Ben de ötekiler gibi yollara düşmüştüm yine.

‘Kornaya bassanıza yahu!’ diye bağırdı yanımdaki çocuk. Gelin arabasını takip ediyorduk. Kornaya basmalı, düğünümüzü herkese duyurmalıydık. Yollardaydık yine. Elbistan’daki cenazeye gidenler de yollardaydı. Bir tarafımı bıçak kesmişti ya, sesim çıkmıyordu, bir tarafım ise en yakın dostumun düğünü için arabanın kornasını çalıyordu.

Gülümsemeye çalıştım. Gözlerimde, dört çocuğunu da kaybetmiş babanın bu dünyaya sığmayan acısının bir yansıması, dudaklarımda en sevdiğim dostumun en mutlu gününün sevinci vardı. Kalbimin bir yerlerinde ise bir daha asla dedeme kasket alamayacağımı bilmenin burukluğu.  Yutkundum yine ve derin bir nefes aldım, Hayat bu olsa gerek! dedim kendi kendime: ‘Düğün ve cenaze’.