Tarihi eserlerimize düşkünlüğümüz(!) dünyaca meşhurdur, bilirsiniz. Onları öyle sever öyle severiz ki onlara kendimizden de bir şeyler katmadan duramayız. Yeri gelir sevdiğimiz kişinin adını onların üzerine sprey boyayla çiziktiririz, yeri gelir bir heykelin kolunu pek beğenip kesmek suretiyle evimize götürüveririz.
Çok ciddi güvenlik önlemleriyle koruduğumuz(!) tarihi eserlerimizi mucizevi bir şekilde birileri kaçırırsa çok ama çok yıpranırız. O kadar üzülürüz ki o eserleri kaçıranlar bir şekilde yakalanır da yabancı bir ülke onları bize iade etmek isterse üzüntümüzden üç ay boyunca iade talebi yazısı yazamayız.(Bkz. Avusturya Adalet Bakanlığı'nın Türkiye'den kaçırılan eserleri iade etme onayı ve Kültür Bakanlığımızın halen iade talebi yazısını yazamamış oluşu)
Eğri oturalım doğru konuşalım. Gerçekleri dürüstçe kabul edelim. Tarihi eserlerimizi bir türlü sevemediğimizi, onları koruyamadığımızı, gerektiği gibi saklamayı da sergilemeyi de beceremediğimizi, bakım ve onarımlarını yapamadığımızı kabul edelim.
İyisi mi biz, bu eserleri geri falan istemeyelim. Tarihi eserlerimize gözü gibi bakıp onları koruyacak olan, onların kıymetini bizden çok ama çok daha iyi bilenlere hibe edelim. Dürüstlüğüm için beni affedin, ben bebeği doğurup sokağa atanın değil, onu doyurup ona bakanın hak ettiğine inananlardanım.
