Ne büyük iştahla şiir okurduk, lise ve üniversite yıllarında. Beğendiğimiz şiirleri süslü defterlere yazar, hayallere kapılıp giderdik mısralar arasında. Büyüdükçe uzaklaştık şiirden. Şiir dünyası çok uzaklarda ıssız bir adaymış gibi görünmeye başladı bize. Gerçek dünya dediğimiz yere ait olmayan bir ada... Geçen ay Ayşe Kulin’in son romanı ‘Gizli Anların Yolcusu’nu okurken değdi ‘şiir’ yeniden bana. Yıllar sonra... Kulin, romanının her bölümünün başına şair Tekin Gönenç’in mısralarını yerleştirmişti özenle.
Öyle mısralardı ki onlar, düştüm peşlerine. ‘Karanfil Sesleri’ kitabını okudum şairin. İçinde seçme şiirlerinin olduğu. ‘Önce bıyık aralarına gizledi/yarım kalan gülüşünü/sonra sararmış bir gülü/özenle çıkarıp kitap sayfalarından/yakasına taktı/doğrusu delikanlı adamdı/başka türlü ağlayamazdı’. Tekin Gönenç’in ‘Adam’ adlı şiiriydi bu. En beğendiklerimden biri... Sonra en ‘esaslı’ şiirlerinden biri olan ‘Gönlü Güvercinli Kadın’ın son mısralarına takılıp kaldım. ‘...artık herkes/tutsun da elinden kendi şiirinin/tersinden mi girsin/ölü kelebekler sokağına/sen bende daha bitmedin ki/gönlü güvercinli kadın’.
Olur da özlediğinizi hissederseniz eğer şiirin o ‘başka hiçbir şeye benzemeyen’ tadını, siz de tutun bir şiirin ucundan...‘Hakiki şiir, tam da her şey bitti zannederken ruhun ayaklandığı o ışıltılı başlangıç değil midir zaten?’ diye sormuş yazar Esra Yalazan. Kimbilir belki o ışıltılı başlangıcı yaşamak mümkün olur bir şiirle, yeniden...
