Tüm Türkiye’deki heykelleri toplasak, bir Viyana ya da Paris’teki kadar heykel çıkartamayız. Kabul edelim, heykel fukarasıyız. Ama iş heykeller üzerinde fikir beyan etmeye geldi mi, rahatlıkla tüm Avrupa’yı sollarız. Bir kere biz öyle heykelleri müzelerde görüp, elimizde kadeh, kibar kibar yorum yapmakla yetinemeyiz . Heykellerimizi gazete manşetlerimize taşır, onlar hakkında günlerce hararetli tartışmalar yap arız.
Bazen hızımızı alamaz, (‘Ayı sevdiği yavrusunu hırpalar’ misali) heykellerimizin oralarını buralarını kırar, dökeriz. Sadece kendi heykellerimizle de yetinmez, ülkemize konuk sanatçı olarak katılanların eserlerini de ellemeden duramayız. O kadar severiz ki, bir de bakmışız heykelin parmağı elimizde kalmış .(Bkz. İstanbul Bienali’ne katılan Pakistanlı sanatçı Abbas’ın heykelinin işaret parmağının koparılması mevzuu.)
Sadece heykellerle kalsak iyi, bugün bir kale ya da kilise duvarı olsun, mozaik olsun, hatta bir peri bacası olsun, gördük mü, onlarla bütünleşmeden duramayız. İlla ki bir yerlerine kendimizden bir parça katmayı isteriz.(‘Ali buradaydı.’, ‘Veli Ayşe’yi seviyor.’ vs.)
Demem o ki, ister müstehcen olsun ister muhafazakar, biz heykeli ellemeli, üstüne yazıp çizmeli, gerekirse kırıp dökmeliyiz. Her konuda olduğu gibi, heykel konusunda da ‘aşk ve nefret’tir bizim ilişki anlayışımız.
