İlkokulda yazmış olduğum şiirler beşinci sınıf yıllığımızda çıktığında günlerce yıllığı elimden düşürememiş, sevinçle bütün akrabalarımıza göstermiştim. Üniversitedeyken çevirdiğim iki kitabı raflarda gördüğüm an yaşadığım hazzı; yirmili yaşlarımın başındayken, aylık bir kadın dergisinde yazılarımın yayımlanmaya başlamasında duyduğum mutluluğu hala hatırlarım.
Şimdi otuzlu yaşlarımın başındayım ve bir buçuk senedir ulusal bir gazetede yazmanın gururunu yaşıyorum. Yirmi yıllık yazı serüvenimin her bir safhasını sindirerek ve tadını çıkararak geçirdim. Hayatta belli noktalara ulaşt ığımda duyduğum mutluluğun, o noktaya gelene kadar harcadığım emeğe eşit olduğunu tecrübe ettim.
Zamane çocuklarının ve gençlerinin, yaşadıklarından çabucak sıkılmalarını, sabırsızlıklarını ve tatminsizliklerini izlediğimde, mutsuzlukları için üzülüyorum. Fakat onları suçlayıp ‘ Zamaneçocukları işte! ’ diye işin içinden ç ıkmayı da haksızlık olarak görüyorum. Özellikle ünlü annelerin ‘ çocuklarını mutlu etmek’ için yaptıkları bazı şeylerin, aslında çocuklarını daha büyük mutsuzluklar a ve tatminsizliklere ittiğini düşünüyorum.
Henüz sekiz yaş ında olan bir çocuğun koluna binlerce dolarlık bir saat takılması da, henüz on yaşında olan bir çocuğun aylık bir kadın dergisinde köşe yazmaya başlamas ı da aklıma ‘ Bu yaşta bunlara sahip olu rlarsa ilerde hayattan ne bekleyecekler? ’ sorusunu getiriyor. Küçük Emir ve küçük Zehra aklıma ilk gelenler. Sadece ünlülerin çocukları değil tabii, toplumun her katmanında aynı sorunu yaşayan nice çocuklar var.
Oysa çocuklarımızın erken gelen büyük hediyelere değil, kendi çabalarıyla zaman içinde elde edecekleri kazanılmış mutluluklara ihtiyaçları var.
