Modern şehir hayatı hepimizi birer 'yapılacak işler listesi' müdavimi haline getiriyor. Plansız programsız hareket etmeyi neredeyse imkansız kılıyor. Tam işleri yola koyduğumuzu zannederken, yerine getirilmesi gereken yeni bir iş peydah oluyor.

Hiçbir şey düşünmeden, bir hamakta öylece yatabilme arzusu ise içimizi kemirip duruyor. Birbirimize gönderdiğimiz maillerde sıkça yer alan 'deniz, güneş, kum' manzaralı iletiler hepimizin hayallerini süslüyor.

En nihayet bir haftalık bir tatile çıkabilme imkanı doğduğunda ise hepimizi yine bir endişe sarıyor. Bu kısa tatilden maksimum faydayı nasıl sağlayacağız? Hem uygun fiyatlı, hem de kaliteli bir tatili nasıl yakalayacağız? Nereye gideceğiz? Nasıl gideceğiz? Orada nereleri göreceğiz? Ne giyeceğiz? Ne yiyeceğiz, ne içeceğiz? Nasıl eğleneceğiz? derken yine bir program yapma kaygısı başlıyor. Bir görevi ifa edercesine titizlik ve ciddiyetle programlar ve listeler yapılıyor.

Tatile çıkma günü gelip çattığında havada bir gerginlik kokusu kol geziyor. Yola çıkılıyor, zorlama bir neşeli hal yüzlere yerleştiriliyor. Ama o da nesi! Yolda çıkan ilk aksilikte neşenin yerini sinir alıyor. Güç bela konaklanacak yere ulaşılıyor. Bu sefer de oradaki ufak tefek pürüzler canımızı sıkmaya başlıyor. İlk gün cep telefonu niye çalıyor diye uflanıp puflanıyor. Üçüncü gün cep telefonu niye çalmıyor diye bozulunuyor. Neticede biz stresli şehir insanlarını huzursuz edecek bir şeyler mutlaka bulunuyor.

Eh, sayılı gün çabuk geçiyor. Henüz ruhumuzu tatil yerine getirememişken, tatil bitiveriyor. Bütün yıl hayalini kurduğumuz, yolunu gözlediğimiz tatilimiz avucumuzun içinden kayıyor. Şehre dönüş yolculuğu başlıyor. Daha yoldayken şehrin duygusu yüreğimize yerleşiyor. İçimizdeki tatminsiz ve yorgun şehirliyi mutlu edememiş olduğumuzu kendimize itiraf etmek zor geliyor.

Ve sonunda şehre dönülüyor. Şehre döndüğümüz için tuhaf bir şekilde rahatlıyoruz, çünkü 'iyi bir tatil geçirmek' şeklindeki misyonumuzu ardımızda bırakmış oluyoruz. Galiba biz şehir insanları tatil yapmayı pek beceremiyoruz.